duydum ki şairler, romantikler ve sembolizm taraftarları beni farazî bir obje olarak kullanıyor, varlığımdan nemalanıyormuş.
beni, kimseden dinleyip yalan yanlış şeyler öğrenmeyin. buyrun beni, benden dinleyin:
(anlatımı, en sevdiğim geceler olan karlı kış gecelerinden birini tasvir ederek gerçekleştireceğim)
bu sokağa geleli 10 yıla yakın oldu. iki belediye eskittim, 3 yerel seçim ve 2 genel seçim gördüm. aslında, karşımda bulunan diğer sokak lambası ile aramıza gerilen parti bayrakları ve çeşitli sloganlar, bu seçimleri görmekle kalmamı aşıp hissetmemi de sağladı.
görevime akşam ezanı okunmadan yaklaşık 15 dakika önce başlıyordum. hatasız kul olmaz. bazen ezan okunduktan sonra yandığım da olmaz şey değildi. hatta bir keresinde (sanırım 1994 yılıydı), güpegündüz yanıvermiştim. sebebi de bu basık semte, kuzeyde bulunan dağın tepelerini aşan kapkara bulutların çöreklenmesiydi. bir daha öyle kara bir gün göreceğimi sanmam. zaten iyice yaşlandım. yakında komşum olan sokak lambası gibi bir gözüm körelir (şanslıysam) ya da ikisini birden peşpeşe kaybeder ve sonsuz karanlığa gömülürüm.
bu gece tipi var. rüzgâr ince kar tanelerini, birkaç metre ötemdeki bahçe duvarının dibinde kümeliyor. bahçe duvarının bittiği yerde, sokağımla kesişen caddeden aralıklarla motor sesleri geliyor. bu sokağa araba girmez pek. dün geceki gençleri düşünüyorum:
biri gözcülük yapıyor sokağın cadde ile kesiştiği noktada, diğeri afiş yapıştırıyor. buradan pek görememekle birlikte, "..ılamaz" kısmını okuyabiliyorum. herhalde tipik edilgen başkaldırılardan biri. yanında, içi afişlerle dolu bir kova var. polis gelse nasıl kaçacağını kendisi de bilmiyor ya, neyse. herhâlde saatin geceyarısını geçmiş olmasından böyle rahat. ağzında sigara. işini bitirdikten sonra özür dilemeden gitti. bari iyi akşamlar dileseydin. ne diyorum ben? geldiğinde merhaba demeyen giderken hoşçakal der mi?
eski dostum, sokak köpeği. dünya umrunda değil, imreniyorum hâline. benim gibi yükümlülükleri yok. karın üzerine iz bıraka bıraka dibime kadar geldi. yeni asılmış afiş ve henüz sönmemiş sigara izmaritinin kokusu, ortamdaki başkalığa bir işaretti onun için. benim, eski dostu olduğumdan şüpheli olsa gerek. dibime işedi. hayır, bir bacağını niye kaldırıyorsun? insan gibi işesene. geçen bir sarhoş yapmıştı. sağ bacağını 37 derecelik açıyla kaldırmadığını, gayet medenî biçimde, çişini vidalarımı ıslatarak ve gülümseyerek yaptığını söyleyebilirim. insanlar bir başka canım. güngörmüşler!
bu akşamüzeri erken başladı mesai. zaten hava gündüz de kapalıydı. 4 gündür güneşe hasret ve nemliyim. akşamın aceleci kalabalığının birbiri ardına bıraktığı izler, rüzgârca sürüklenen kar taneleriyle silinmeye yüz tuttu. en taze izler, kadını erkeğinin beline dolanmış ve bu soğuğa rağmen sıcacık bir profil çizen çifte ait. kadın bot, erkek kösele giyiyor. erkeklerin ayakları kadınlarınkine oranla hep böyle büyük olur (gözlemlerime dayanarak bunu söyleyebilirim).
karşı camdan bir çocuk, perdeyi başına dolamış beni seyrediyor. hayır tabii, aslında ben öyle sanıyorum, bana baktığında yağan karın güzelliğini en net biçimiyle görebilir, bu yüzden. işte ben böyleyim, karın izleri kapatmasına kızdığım için mi bilinmez, gecenin kar yağışının güzelliğini örtmesine müsaade etmiyorum. yanına annesi geldi, dudaklar isteksizce açılıp kapandı, çocuğun yüzündeki mutlu ifade, yerini mecburen yapması gereken işlere yöneldiğini gösteren burukluğa bıraktı. al dudağının ortası yukarı doğru yükseldi, buradan anladım.
sarhoşum hiç eksik olmaz. sokağın ilerisinde birahane var. elinde bir kart. meyhane arkadaşı olacak. yeni edindiği biri. kartı okumaya çalışıyor. dudaklarında sigara, gözlerini kısmış, bu hâliyle çok komik görünüyor.
komşumun tek gözü kör. yakında biletini keserler, bu yıl çok sık sönmeye başladı, yaşlandı iyice. ben geldiğimde o 4 yıldır bu sokaktaymış. o, benden kıdemli. birkaç kere serseriler gözünü patlatmıştı taşla. bana dokunamıyorlar, arkam kuvvetli. arkamda, bahçe içinde müstakil bir ev var. bu sokakta böylesi yok. bacası bu gece tütmüyor, yatıya gitmişler ailecek...
ercanayr
5 Aralık 2010 Pazar
7 Ağustos 2010 Cumartesi
intiharımdan herkes sorumludur
varlıkbilime* yaklaşımımın doğal sonucu intihar notu bırakmamaktır. varlığını kendi elleriyle yok kılan birinin ontolojiyle ilgisi olamaz. ama hani 'ben kimim' diye kendi içimde bitmez yollara düşmemiş olsaydım ya da varlıkbilim diye bir bilimdalı var olmasaydı. intihar edecek olsaydım, böyle yazardım. sırf toplumsal klişemize inat. neymiş "intiharımdan kimse sorumlu değildir". sen böyle yazdın diye polis olağan şüphelileri gözaltına almaktan vaz mı geçecek? yine de hüzün verici bir durum.
vaktin birinde, gazetede bir haber okudum. marmara üniversitesi iletişim fakültesi gazetecilik bölümü'nde ve dördüncü sınıfta okuyan biri şişli'de kaldığı öğrenci yurdundan; yedinci kattan atmıştı kendini. günahkar olmadığını haberin devamından anlıyorduk, yere çakılmıştı. yerin yedi veya daha az kat altına geçmemişti. çalışma masasının üzerinde bulunan notta "intiharımdan kimse sorumlu değildir" yazıyordu.
gelin şu 'ölünün arkasından konuşmama' tabusunu devirelim. birinin yüzüne karşı söylediğiniz veya söyleyebileceğiniz bir şeyi ölümüyle gündeme gelmesi sonrasında söylemeniz, ölüme ve ölüye saygı duymadığınız anlamına gelmez. zaten bu da ayrı bir konu. içinizde toplumun 'saygısızlık' olarak nitelendireceği bir istek varsa ve bunu bastırmak yerine açığa vurmuşsanız, bence kendinize saygı duymuşsunuz demektir. eğer bastırsaydınız ona saygı denmezdi ki. saygı da sevgi gibi içten gelen bir duygudur. zorla güzellik olmaz. zorla birini/bir şeyi sevemezsiniz. sayamazsınız da. sayarmış gibi görünürsünüz yalnızca.
yanlış yapmışsın arkadaşım. dünyayı değiştiren yalnızca biziz. insanlar. nebatat ve hayvanat değil. cansız varlıklar olan hava-su-ateş-toprak da toplama vurulduğunda bizden etkili değil. öyleyse seni intihara götüren yolun mimarı da hepimiziz. işte bu yüzden kimsenin sorumlu olmadığını savunduğun intihardan herkes bir parça sorumludur. ama iğne ucu kadar, ama deve kadar. insan bir nokta ve yaşam düzlemse, noktanın çevresinde yer alan ve yaşama açılan her kapıyı teker teker kapatan, intihardan ve dolayısıyla ölümden başka seçenek bırakmayan biziz.
yine de yanlış yapmışsın. ben de kalemi şah damarıma saplamaya iki; altıncı kattan beton zemine atlamaya üç adım ötedeyim, inan. ama yapmıyorum bunu. yaşamak harika olduğu için mi sanıyorsun?
az buçuk yaşama sevincim ve isteğim var. onu da yitirecek olursam başvuracağım yol kendini öldürmek değil, yaşamamayı seçmek olacaktır. ölüm, yaşamın karşıt anlamlısıdır. pekala 'yaşamamak' ölmek ile anlamdaş mıdır?
vaktin birinde, gazetede bir haber okudum. marmara üniversitesi iletişim fakültesi gazetecilik bölümü'nde ve dördüncü sınıfta okuyan biri şişli'de kaldığı öğrenci yurdundan; yedinci kattan atmıştı kendini. günahkar olmadığını haberin devamından anlıyorduk, yere çakılmıştı. yerin yedi veya daha az kat altına geçmemişti. çalışma masasının üzerinde bulunan notta "intiharımdan kimse sorumlu değildir" yazıyordu.
gelin şu 'ölünün arkasından konuşmama' tabusunu devirelim. birinin yüzüne karşı söylediğiniz veya söyleyebileceğiniz bir şeyi ölümüyle gündeme gelmesi sonrasında söylemeniz, ölüme ve ölüye saygı duymadığınız anlamına gelmez. zaten bu da ayrı bir konu. içinizde toplumun 'saygısızlık' olarak nitelendireceği bir istek varsa ve bunu bastırmak yerine açığa vurmuşsanız, bence kendinize saygı duymuşsunuz demektir. eğer bastırsaydınız ona saygı denmezdi ki. saygı da sevgi gibi içten gelen bir duygudur. zorla güzellik olmaz. zorla birini/bir şeyi sevemezsiniz. sayamazsınız da. sayarmış gibi görünürsünüz yalnızca.
yanlış yapmışsın arkadaşım. dünyayı değiştiren yalnızca biziz. insanlar. nebatat ve hayvanat değil. cansız varlıklar olan hava-su-ateş-toprak da toplama vurulduğunda bizden etkili değil. öyleyse seni intihara götüren yolun mimarı da hepimiziz. işte bu yüzden kimsenin sorumlu olmadığını savunduğun intihardan herkes bir parça sorumludur. ama iğne ucu kadar, ama deve kadar. insan bir nokta ve yaşam düzlemse, noktanın çevresinde yer alan ve yaşama açılan her kapıyı teker teker kapatan, intihardan ve dolayısıyla ölümden başka seçenek bırakmayan biziz.
yine de yanlış yapmışsın. ben de kalemi şah damarıma saplamaya iki; altıncı kattan beton zemine atlamaya üç adım ötedeyim, inan. ama yapmıyorum bunu. yaşamak harika olduğu için mi sanıyorsun?
az buçuk yaşama sevincim ve isteğim var. onu da yitirecek olursam başvuracağım yol kendini öldürmek değil, yaşamamayı seçmek olacaktır. ölüm, yaşamın karşıt anlamlısıdır. pekala 'yaşamamak' ölmek ile anlamdaş mıdır?
2 Ağustos 2010 Pazartesi
garson
"sevgili tip box,
evet, görevimi eksiksiz yapmak mecburiyetim, diğer mesleklerden (gerçi benimkini pek meslekten sayan yok) çok daha belirgin. çünkü yıllar yılı garsonluk yaptıktan sonra, şu tespiti rahatlıkla yapabilirim: "karnı aç olan insanı memnun etmek, devenin altına hendek kazmaktan zor" ve hatta "gözü aç olanı memnun etmek ise pek mümkün değil: doymak nedir bilmiyor, doysa da farkına varmıyor."
sıcak bir yaz günü, istanbul'un (adı bende kalsın) kalburüstü restoranlarından birinde çalışıyorum. kalabalık bir grup geldi öğle vakti. hazırlıklarım tamamdı. şef garsonla belirlediğimiz ve yıllardır uyguladığımız gibi, 10 ve 20 numaralar arasındaki tüm masaların her türlü isteği ile ben muhataptım.
bizim meslekte düşünmeye pek yer yoktur. garson düşünmez, sadece yapar. düşünmeye başladığında ipin ucunu kaçırıyor sonra insan. müşterinin beklentisi had safhada. alt kattaki ustanın beceriksizliği otomatikman benim üzerime yıkılabiliyor birkaç bedava cümleyle...
"nerede kaldı bu yemek?"
"tam 10 dakikadır bir kebabı hazır edemediniz"
"tamam efendim, kalsın, yemiyoruz."
sürüp gider bu misaller. en büyük endişemizse, haklı olduğumuz bir durumda, profesyonelliği bir kenara bırakıp (ki biz de nihayetinde insanız) tartışmaya girmemiz sonucu haksız duruma düşmemizdir. çünkü herkes gibi, işletme sahiplerimiz de "müşteri her daim haklıdır" prensibine sahiptir.
neyse efendim, siparişlerini aldım hepsinin. o zamanlar, bilgisayar sistemi de yok henüz, siparişleri elden iletiyoruz alt kata. hızlıca alt kata inip bütün siparişi sıraladım. az sonra yukarı çıkıp birleştirilen masalar dışında kalan bir iki müşteri ile daha ilgilendim.
garson arkadaşlardan biri, büyük (birleştirilen) masanın siparişlerinin hazır olmak üzere olduğunu bildirince bir çırpıda aşağı indim. merdivenleri koşar adım inmek alışkanlık hâlini aldığından pek de etkilenmiyordum bu durumdan. normalde, ani hareketlere pek gelemiyorum. taşikardi denen sinsi kalp hastalığından mustaribim de...
yaklaşık iki tepsi dolusu yiyecek ve içeceği yukarı çıkardım. nefes nefese kalmıştım, fakat, bu ne benim ne de yerimde olabilecek diğer garsonların umrunda olurdu. koyu bir sohbete çoktan girişmiş durumda olan portföyüme doğru yola koyuldum. merdiven kısmını atlattığımdan gayet sakin adımlarla ilerliyordum. kalp atışlarımda ve nefesimdeki değişiklik, yerini alelâdeliğe bırakmaya hazırlanıyordu... ki, birdenbire, arkası bana dönük durumda olan saçsız adam elini yanlara açmak suretiyle bir şey izah etmeye girişti. ve tepsideki tüm yemekler adamın üzerine boca oldu. bunda benim bir kabahatim olduğunu sanmıyorum. beklenmedik bir hareketti bu. karşısındakiler de beklemiyor olacak ki şaşkınlıktan donakaldılar.
ciddî anlamda endişelenmiştim. bu beklenmedik hareket sonucu, normale dönmeye çalışan kalp atış ritmim, alışılmadık derecede anormalleşti. taşikardi nöbetimin geldiğini anladım. bu nöbeti savmamın tek yolu, sırt üstü bir yere uzanıp derin bir nefes aldıktan sonra, kesik kesik öksürerek, ciğerlerimdeki havayı dışarı bırakmaktı.
ölüme en çok yaklaştığım anlar, hep bu nöbet anlarıdır. zaten kalp, bildiğim kadarıyla, dakikada 300 civarı atışta fibrilasyona giriyormuş ve kurtulmak mümkün değilmiş. taşikardi nöbetlerimde ise bu sayı 240'ı aşmaktaydı.
adam elbiselerinin derdine düşmüştü, doğal olarak. üzerindeki kıyafeti toplasak benim iki maaşım ederdi, diye tahmin yürütebilirim. müşterinin her durumda -böyle beklenmedik hareketlerde bulunmaları da dahil- haklı oldukları genel kanısı yaygınken, ve bu adam sinirden köpürmek üzereyken, hatanın kendisinde olduğunu belirtmem, bu güzel restorana veda etmem demekti.
"af edersiniz efendim, istemeden oldu" diyiverdim. takdir edilir ki, bu durumda söylenecek pek de sözcük yok sözlüklerde. daha çok köpürdü:
"bir de, isteyerek yapsaydın! ukâla seni!"
"fakat efendim, iki kolum doluydu ve her zamanki rutin işimi yapıyordum. kolunu aniden iki yana açan sizdiniz" dedim, mecburen.
burada bir parantez açmak istiyorum. o kişi, yediği yemeklerin parasını veriyor diye, kendisine servis yapan garsonu, roma dönemindeki köleler gibi satın aldığını sanmıyor mu, en çok ağırıma giden, kaldırmamın mümkün olmadığı yaklaşım budur.
evet, insanlara hizmet etmek aslî işimiz bizim. fakat unutulmamalı ki, müşterinin de birtakım yükümlülükleri var. olmalı. aksi durumda, bizim köleden farksız olduğumuz ve aslında yemeğin pahalı oluşuna bizim, bedenimizle katkı yaptığımız neticesi çıkar ortaya. ki, bunu söyleseniz, patronlarımız dahil, hep bir ağızdan reddederler.
sen bana para veriyorsan, ben de sana hizmet ediyorum. hizmet etmek, bütün kusurları, bütün sorumluluğu otomatikman kabul etmek demek değildir.
ben bu savunmayı yapınca kan beynine sıçradı. spot ışıkları yansıtan saçsız başı sinirden kırmızılaşmış, birbiriyle kesişen damardan yollar belirivermişti. kafesine fıstıkiçi yerine fıstık kabuğu atıldığını el yordamıyla tespit eden bir goril gibi kükredi:
"ben buraya bu küstahlık için mi para yağdırıyorum?! benim buradaki bir öğünümle sen bir maaş alıp evine ekmek götürüyorsun efendi!"
yutkundum. kalbim, yerinde durmuyordu. en son lisede, yanımdaki arkadaşımın kafası kamyonun dikiz aynasına takılıp uçuverince böyle atıyordu sanırım. etraftaki yarı yumuk gözler, bu heyecanlı çıkışın ardından meraklıca bize yönelmişti. alt kattaki şef garsonların ve işverenimizin merdivenlerde olduğunu tahmin etmek için vasat bir zekâ yeterliydi.
bu tartışma bir oyundu ve oyunun kurallarını bu beyfendi belirlemişti. birinci kural, sesini duyurman için bağırman gerekiyordu. kurala uydum:
"bakın beyfendi. buraya ne kadar para akıttığınız benim sorunum değil. ben, burada işimin gerektirdiği bütün özeni göstererek size yemek hizmeti sunmaya çabalıyorum. ama görüyorum ki, verdiğiniz para ile ne bu hizmeti ne de yemeği aldığınız kanısındasınız. siz, verdiğiniz para ile beni satın aldığınız yanılgısına düşmüşsünüz. sizin karnınız açtı, buraya geldiniz. sizin karnınızı doyurabilirdik. fakat şimdi görüyorum ki, sizin aç olan tek organınız mideniz değil. sizin gözünüz de aç!..."
araya girmeye çabalasa da artık kendimi kaybetmiştim. etraftaki herkesin söylediklerimi dinliyor oluşu, sesimin kesilmesini önlüyor, bana güç katıyordu:
"göz mideden büyüktür ve aç bir gözü doyurmak, ne yazık ki restoranların iştigal alanına giren bir problem değil."
önce, etraftaki insanlara bakındı, sonra kendi masasında oturan iş arkadaşlarına. herkes bana hak vermiş gibi görünüyordu. hiçbir şey söylemedi bu sözlerimin üstüne. hatasını anladığını sandım. yanıldığımı, ertesi gün işe gittiğimde elime tutuşturulan kâğıt parçası gösterdi bana. kovulmuştum.
demek, güçlü bir adammış. demek, tek güç para imiş. varsın, olsun. bu türden insanların şeref anlayışına göre şerefsiz olmak, benim için şereftir!"
evet, görevimi eksiksiz yapmak mecburiyetim, diğer mesleklerden (gerçi benimkini pek meslekten sayan yok) çok daha belirgin. çünkü yıllar yılı garsonluk yaptıktan sonra, şu tespiti rahatlıkla yapabilirim: "karnı aç olan insanı memnun etmek, devenin altına hendek kazmaktan zor" ve hatta "gözü aç olanı memnun etmek ise pek mümkün değil: doymak nedir bilmiyor, doysa da farkına varmıyor."
sıcak bir yaz günü, istanbul'un (adı bende kalsın) kalburüstü restoranlarından birinde çalışıyorum. kalabalık bir grup geldi öğle vakti. hazırlıklarım tamamdı. şef garsonla belirlediğimiz ve yıllardır uyguladığımız gibi, 10 ve 20 numaralar arasındaki tüm masaların her türlü isteği ile ben muhataptım.
bizim meslekte düşünmeye pek yer yoktur. garson düşünmez, sadece yapar. düşünmeye başladığında ipin ucunu kaçırıyor sonra insan. müşterinin beklentisi had safhada. alt kattaki ustanın beceriksizliği otomatikman benim üzerime yıkılabiliyor birkaç bedava cümleyle...
"nerede kaldı bu yemek?"
"tam 10 dakikadır bir kebabı hazır edemediniz"
"tamam efendim, kalsın, yemiyoruz."
sürüp gider bu misaller. en büyük endişemizse, haklı olduğumuz bir durumda, profesyonelliği bir kenara bırakıp (ki biz de nihayetinde insanız) tartışmaya girmemiz sonucu haksız duruma düşmemizdir. çünkü herkes gibi, işletme sahiplerimiz de "müşteri her daim haklıdır" prensibine sahiptir.
neyse efendim, siparişlerini aldım hepsinin. o zamanlar, bilgisayar sistemi de yok henüz, siparişleri elden iletiyoruz alt kata. hızlıca alt kata inip bütün siparişi sıraladım. az sonra yukarı çıkıp birleştirilen masalar dışında kalan bir iki müşteri ile daha ilgilendim.
garson arkadaşlardan biri, büyük (birleştirilen) masanın siparişlerinin hazır olmak üzere olduğunu bildirince bir çırpıda aşağı indim. merdivenleri koşar adım inmek alışkanlık hâlini aldığından pek de etkilenmiyordum bu durumdan. normalde, ani hareketlere pek gelemiyorum. taşikardi denen sinsi kalp hastalığından mustaribim de...
yaklaşık iki tepsi dolusu yiyecek ve içeceği yukarı çıkardım. nefes nefese kalmıştım, fakat, bu ne benim ne de yerimde olabilecek diğer garsonların umrunda olurdu. koyu bir sohbete çoktan girişmiş durumda olan portföyüme doğru yola koyuldum. merdiven kısmını atlattığımdan gayet sakin adımlarla ilerliyordum. kalp atışlarımda ve nefesimdeki değişiklik, yerini alelâdeliğe bırakmaya hazırlanıyordu... ki, birdenbire, arkası bana dönük durumda olan saçsız adam elini yanlara açmak suretiyle bir şey izah etmeye girişti. ve tepsideki tüm yemekler adamın üzerine boca oldu. bunda benim bir kabahatim olduğunu sanmıyorum. beklenmedik bir hareketti bu. karşısındakiler de beklemiyor olacak ki şaşkınlıktan donakaldılar.
ciddî anlamda endişelenmiştim. bu beklenmedik hareket sonucu, normale dönmeye çalışan kalp atış ritmim, alışılmadık derecede anormalleşti. taşikardi nöbetimin geldiğini anladım. bu nöbeti savmamın tek yolu, sırt üstü bir yere uzanıp derin bir nefes aldıktan sonra, kesik kesik öksürerek, ciğerlerimdeki havayı dışarı bırakmaktı.
ölüme en çok yaklaştığım anlar, hep bu nöbet anlarıdır. zaten kalp, bildiğim kadarıyla, dakikada 300 civarı atışta fibrilasyona giriyormuş ve kurtulmak mümkün değilmiş. taşikardi nöbetlerimde ise bu sayı 240'ı aşmaktaydı.
adam elbiselerinin derdine düşmüştü, doğal olarak. üzerindeki kıyafeti toplasak benim iki maaşım ederdi, diye tahmin yürütebilirim. müşterinin her durumda -böyle beklenmedik hareketlerde bulunmaları da dahil- haklı oldukları genel kanısı yaygınken, ve bu adam sinirden köpürmek üzereyken, hatanın kendisinde olduğunu belirtmem, bu güzel restorana veda etmem demekti.
"af edersiniz efendim, istemeden oldu" diyiverdim. takdir edilir ki, bu durumda söylenecek pek de sözcük yok sözlüklerde. daha çok köpürdü:
"bir de, isteyerek yapsaydın! ukâla seni!"
"fakat efendim, iki kolum doluydu ve her zamanki rutin işimi yapıyordum. kolunu aniden iki yana açan sizdiniz" dedim, mecburen.
burada bir parantez açmak istiyorum. o kişi, yediği yemeklerin parasını veriyor diye, kendisine servis yapan garsonu, roma dönemindeki köleler gibi satın aldığını sanmıyor mu, en çok ağırıma giden, kaldırmamın mümkün olmadığı yaklaşım budur.
evet, insanlara hizmet etmek aslî işimiz bizim. fakat unutulmamalı ki, müşterinin de birtakım yükümlülükleri var. olmalı. aksi durumda, bizim köleden farksız olduğumuz ve aslında yemeğin pahalı oluşuna bizim, bedenimizle katkı yaptığımız neticesi çıkar ortaya. ki, bunu söyleseniz, patronlarımız dahil, hep bir ağızdan reddederler.
sen bana para veriyorsan, ben de sana hizmet ediyorum. hizmet etmek, bütün kusurları, bütün sorumluluğu otomatikman kabul etmek demek değildir.
ben bu savunmayı yapınca kan beynine sıçradı. spot ışıkları yansıtan saçsız başı sinirden kırmızılaşmış, birbiriyle kesişen damardan yollar belirivermişti. kafesine fıstıkiçi yerine fıstık kabuğu atıldığını el yordamıyla tespit eden bir goril gibi kükredi:
"ben buraya bu küstahlık için mi para yağdırıyorum?! benim buradaki bir öğünümle sen bir maaş alıp evine ekmek götürüyorsun efendi!"
yutkundum. kalbim, yerinde durmuyordu. en son lisede, yanımdaki arkadaşımın kafası kamyonun dikiz aynasına takılıp uçuverince böyle atıyordu sanırım. etraftaki yarı yumuk gözler, bu heyecanlı çıkışın ardından meraklıca bize yönelmişti. alt kattaki şef garsonların ve işverenimizin merdivenlerde olduğunu tahmin etmek için vasat bir zekâ yeterliydi.
bu tartışma bir oyundu ve oyunun kurallarını bu beyfendi belirlemişti. birinci kural, sesini duyurman için bağırman gerekiyordu. kurala uydum:
"bakın beyfendi. buraya ne kadar para akıttığınız benim sorunum değil. ben, burada işimin gerektirdiği bütün özeni göstererek size yemek hizmeti sunmaya çabalıyorum. ama görüyorum ki, verdiğiniz para ile ne bu hizmeti ne de yemeği aldığınız kanısındasınız. siz, verdiğiniz para ile beni satın aldığınız yanılgısına düşmüşsünüz. sizin karnınız açtı, buraya geldiniz. sizin karnınızı doyurabilirdik. fakat şimdi görüyorum ki, sizin aç olan tek organınız mideniz değil. sizin gözünüz de aç!..."
araya girmeye çabalasa da artık kendimi kaybetmiştim. etraftaki herkesin söylediklerimi dinliyor oluşu, sesimin kesilmesini önlüyor, bana güç katıyordu:
"göz mideden büyüktür ve aç bir gözü doyurmak, ne yazık ki restoranların iştigal alanına giren bir problem değil."
önce, etraftaki insanlara bakındı, sonra kendi masasında oturan iş arkadaşlarına. herkes bana hak vermiş gibi görünüyordu. hiçbir şey söylemedi bu sözlerimin üstüne. hatasını anladığını sandım. yanıldığımı, ertesi gün işe gittiğimde elime tutuşturulan kâğıt parçası gösterdi bana. kovulmuştum.
demek, güçlü bir adammış. demek, tek güç para imiş. varsın, olsun. bu türden insanların şeref anlayışına göre şerefsiz olmak, benim için şereftir!"
27 Temmuz 2010 Salı
galata köprüsü
kıtanın kanayan yarası altınboynuz'un yara bandıdır.
kağnılara özgü ahestelikte, karaköy'e doğru yürüyorum: dizi dizi oltalar. hiçbiri diğerine değmiyor: bağımsız umutlar. sol çaprazda galata kulesi: başı dönmüş yakışıklı. istanbul'un güzel kızı başını döndürmüş. daha solda, çok uzakta, piyer loti, eyüp mezarlığı'nın tepesine kurulmuş. demek hayat, ölümden ötede de var.
sağ yanımda ve yine ufukta çamlıca tepesi. yanyana dizili antenler. tepelere serpilmiş minareler: uhrevî antenler. tam tepemde güneş, tam altımda istanbul: denizin içinden akan şehrim. istanbul ayaklarımın altında: istanbul'u çiğniyorum gözlerim kapalı.
bir sanatçı klip çekiyor. figüranlar rol yapıyorlar: doğal görünerek. doğal görünümlü bir şahin geçti soldaki caddeden: trafik gayet işlek. bir balık kovadan yere düşmüş, yerde çırpınıyor. kovanın sahibinin omzuna dokunup balığı işaret ediyorum. "tamam hallederim, eyvallah" kabilinden vücut hareketleri. vücut diliyle anlaşıyoruz. yerdeki balık da öyle. bırakın beni, diyor. beni bırakın bu caddelerde. sanatçı, levent yüksel.
balık tutmak üzere olta atan biri, tekne tuttu! neye niyet, neye kısmet... kaçan tekne büyük olur: misina koptu. olta sallanınca sevinçli bir heyecan duyan balık tutucu, şimdi yeni misina takacak olmanın zahmetini düşünüp kederlendi: derin bir "off".
bir başkası gerçek bir balık tuttu: günün en büyük balığı bu. öyle büyük ki, balığı gören iki japon turist elbette makineleriyle birlikte, hatıra fotoğrafı çekmek için balık tutucuya doğru seğirttiler. çekik gözlere aşina olmayan balık yere attı kendini, kayganlığı bahane. asfalt, kızgın tava gibi: balık zıplayıp duruyor. belli ki çok keyifli. eğlenir gibi bir hâli var.
bu gün tuhaf vakalar günü: az ileride uyanık bir martı, yukarıya doğru çekilen bir balığı iğnenin ucundan söktü aldı: kapkaççı martı. polislerin işi zor: sıkıysa yakala. hem zaten savunmaları hazır: "biz yakalasak da savcı salıyor" martı hapishanesi. vapur penceresi...
her şey istanbul'dan, her şey istanbul'a (ait) burada. öyle güzel bir köprü ki, sadece avrupa'nın iki yakasını bağlayan bir bağ değil. gönülden gönüle atılmış bir kement... köprü biter, yol bitmez; müzik biter, söz bitmez:
"bulut geçti
gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi
böyle günde?"...
kağnılara özgü ahestelikte, karaköy'e doğru yürüyorum: dizi dizi oltalar. hiçbiri diğerine değmiyor: bağımsız umutlar. sol çaprazda galata kulesi: başı dönmüş yakışıklı. istanbul'un güzel kızı başını döndürmüş. daha solda, çok uzakta, piyer loti, eyüp mezarlığı'nın tepesine kurulmuş. demek hayat, ölümden ötede de var.
sağ yanımda ve yine ufukta çamlıca tepesi. yanyana dizili antenler. tepelere serpilmiş minareler: uhrevî antenler. tam tepemde güneş, tam altımda istanbul: denizin içinden akan şehrim. istanbul ayaklarımın altında: istanbul'u çiğniyorum gözlerim kapalı.
bir sanatçı klip çekiyor. figüranlar rol yapıyorlar: doğal görünerek. doğal görünümlü bir şahin geçti soldaki caddeden: trafik gayet işlek. bir balık kovadan yere düşmüş, yerde çırpınıyor. kovanın sahibinin omzuna dokunup balığı işaret ediyorum. "tamam hallederim, eyvallah" kabilinden vücut hareketleri. vücut diliyle anlaşıyoruz. yerdeki balık da öyle. bırakın beni, diyor. beni bırakın bu caddelerde. sanatçı, levent yüksel.
balık tutmak üzere olta atan biri, tekne tuttu! neye niyet, neye kısmet... kaçan tekne büyük olur: misina koptu. olta sallanınca sevinçli bir heyecan duyan balık tutucu, şimdi yeni misina takacak olmanın zahmetini düşünüp kederlendi: derin bir "off".
bir başkası gerçek bir balık tuttu: günün en büyük balığı bu. öyle büyük ki, balığı gören iki japon turist elbette makineleriyle birlikte, hatıra fotoğrafı çekmek için balık tutucuya doğru seğirttiler. çekik gözlere aşina olmayan balık yere attı kendini, kayganlığı bahane. asfalt, kızgın tava gibi: balık zıplayıp duruyor. belli ki çok keyifli. eğlenir gibi bir hâli var.
bu gün tuhaf vakalar günü: az ileride uyanık bir martı, yukarıya doğru çekilen bir balığı iğnenin ucundan söktü aldı: kapkaççı martı. polislerin işi zor: sıkıysa yakala. hem zaten savunmaları hazır: "biz yakalasak da savcı salıyor" martı hapishanesi. vapur penceresi...
her şey istanbul'dan, her şey istanbul'a (ait) burada. öyle güzel bir köprü ki, sadece avrupa'nın iki yakasını bağlayan bir bağ değil. gönülden gönüle atılmış bir kement... köprü biter, yol bitmez; müzik biter, söz bitmez:
"bulut geçti
gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi
böyle günde?"...
26 Temmuz 2010 Pazartesi
kolye
karadeniz, kara gözlü sevgilimi benden alalı on iki koca gün geçti...
ağlamaktan gözlerim kurumuştu artık. hüngür hüngür ağlıyor olmama rağmen, tek damla gözyaşı sızmıyordu. on iki koca gün geçti. sadece on iki gün. gecesi yok. geceleri uyumadım. uyuyamadım. sakinleştirici ilaçların tesiriyle evin muhtelif köşelerine yığılıp kalışlarımı uykudan saymazsak, uyumuyordum.
on üçüncü günün sabahı, telefon çaldı. "başsağlığı dileyen eş dosttan biridir her zaman olduğu gibi" diye düşünüp koridora ulaştım. arayan kocaeli ilçelerinden birinin cumhuriyet savcısı imiş. irkildim. balıkçıların bir ceset bulduğunu, cesedin tanınmayacak durumda olduğunu ve fakat esrarengiz bir olayla karşı karşıya olduklarından kimlik teşhisi için savcılığa kadar gitmemi rica ediyordu. ne demek efendim, koşa koşa giderdim...
yola koyuldum. kadıköy, haftaiçi kalabalığına boğulmuştu. kafam allak bullak oldu şimdi. ne demek 'esrarengiz bir olay'? ben zaten hayatımın en şaşırtıcı olayı ile karşı karşıya kalmışlığın taze acısını taşıyorum her yerimde. son on iki gün içerisinde, çeşitli zamanlarda olduğu gibi, olayın gerçekleştiği günü tekrar yaşamaya başladım zihnimin içerisinde...
"30 ağustos, benim doğumgünüm. tatile denk gelmiş zaten. murat'ımla başbaşa kalmak üzere şile'ye gideceğiz. nasıl da neşeli. nasıl hayat dolu... 23 nisan'ı ilk kez kutlayacak bir öğrenci gibi. 29 ağustos'u 30'una bağlayan gecemiz, sabaha kadar kâh dans ederek, kâh sevişerek geçmiş. sabahın henüz köründe uyandırdı bizi, çalar saat.
"tatlım" dedi, "uyan". bana 'tatlım' demeyi ne çok severdi. ben de bu hitaba bayılırdım. söyleyişiydi beni mest eden. dudağıma bir öpücük kondurdu. "ben traş olana kadar uyanmış olacaksınız, küçük hanım" dedi. gülümseyip başımı yastığa yumdum iyice.
normalde tatil günleri hayatta traş olmaz. bu güne özel bir anlam biçtiği buradan belli. bu kadar özel olacağını kendisi de tahmin etmemiştir, sanırım. canım sevgilim...
evin çeşitli yerlerine notlar bırakmayı çok severdi. ben işe, ondan daha geç gittiğim için arasıra bu notlara rast gelir, bazen bir espri, bazen bir sevgi cümlesi görür, ağzım kulaklarıma varıncaya dek gülerdim dakikalarca.
"hadi bakalım, yüzünü yıka, hemen çıkmalıyız" dedi. güne ne kadar erken başlarsak, o kadar uzun sürermiş bizim için. çünkü sabah 6 ile 7 arasında geçirilen bir saat, öğle vakti geçirilen belki de 3-4 saate bedelmiş. öyle inanırdı.
banyoya girdiğimde, aynanın üzerinde bir post-it gördüm. 'yapıştırgaç' derdi bunlara, tdk'nın öztürkçe merakını alaya alarak. üzerine de "doğumgünü çocuğu, en uzun doğumgünün kutlu olsun" yazmış. yüzümü yıkamazdan evvel, salona gidip kucağına atladım. kokladım bir süre. sonra "haydi bakalım, kötü emellerini sonraya sakla" dedi. omuz silkip lavaboya döndüm...
kadıköy, sabah 6:20'de ne kadar tenha. meydan martılar ve kedilere kalmış. yayaların kırmızıda geçmek için bile tereddüt ettiği ana caddede kediler pervasızca volta atıyor. hava sıcak. camları açalım mı? açalım tatlım. kuru bir rüzgâr. yine de ferah. martılar, çatıların üzerindeki yuvalarından birbirleriyle dedikodu yapıyor. kadıköy, cumartesi gecesi günahlarının ağırlığını taşır gibi, sus pus; utangaç belki. tamam efendim, sizi bu uygunsuz vaziyetinizle görmeye meraklı değiliz. e-5'e çıkıp hızımızı alıyoruz...
sabiha gökçen havalimanı'nın ilerisinden ömerli barajı istikametine giriyoruz. kurna (ya da bazı köy yerlilerince kurnalı denen) köy'e varıyoruz. sağ tarafta bir çoban, köye gelen davetsiz misafire el ediyor, biz de mukabele ediyoruz. çoban köpeği, arabamızın kendisinden korkmadığını anlayana kadar, arabanın yanında koşup havlıyor. saat 6:55. bir kır kahvesi. dışarıya atılmış masaların üzerinde asma var. masalardan birine ilişiyoruz. murat'ım içeri sesleniyor: "selamün aleyküm" cevap yok. "bir dakika, hayatım" diyip içeri giriyor. çok geçmeden bir ihtiyarın koluna girmiş, beliriyor kapıdan. ihtiyar, kahveci. "efendim, hoş gelmişsiniz. çay daha olmadı. beş dakikada hazır eder, veririm hemen" diyor. ne tatlı bir amca. "peki, benim için sorun yok". diyorum. murat:
"dayı, sen bize haşlanmış yumurta ve köy peyniri de verirsen çok memnun oluruz" diyor. kahvaltı faslı bu. beş dakika sürer mi hiç. on beş dakika bekliyoruz. o arada, murat içeriden domino taşı getirmiş. bana "domino'ya giriş" dersi verdi, sağ olsun. sağ mı?...
kahvaltı ederken murat'ın 'dayı' diye hitap ettiği ihtiyarla sohbete giriştik. adı mengüverdi imiş. ne ilginç bir isim, diye sorduğumda "babam, kendisini doğururken ölen anasının adını komuş bana" dedi. daha bir sevdim bu adı. "allah verdi" anlamına gelirmiş. karısını 20 sene önce kaybetmiş. çocukları istanbullu olmuş artık. bakmamışlar ihtiyara. o da bu kır kahvesini güç belâ işletir, yoldan gelip geçenlerin karnını doyururmuş. geçinip gidiyormuş işte. allah'a şükürmüş, ellere muhtaç olmuyormuş. murat fazlaca para verince kabul etmedi ilkin. sonra ısrarlara dayanamadı. murat "gene geliriz dayıcığım" dedi. mengüverdi de bunun üzerine:
"durun o zaman" dedi, "az bekleyin hele". sinekliği yaran yaşlı vücudu, sabah güneşini almayan kahvenin karanlık kısmında gözden kayboldu. sonra birden çıkıverdi kapıdan, elinde bir kolye.
"bu.. ne kadar güzel bir şey. hayatım, bakar mısın? kim bu?"
"eros tabii" dedim. mengüverdi araya girdi:
"bunu, büyük oğlum, benim hatun hayattayken alamanya'dan getirdiydi" dedi. "benim hatunun adı melek'ti." çok şaşırdık. o'na, benim adımın da melek olduğunu söylediğimizde, o da çok şaşırdı.
"ne güzel oldu bak, isabet oldu tam." dedi. murat:
"nasıl yani?" diye sordu şaşkınca.
"sizi pek sevdim. buraya birçok çift gelir, geçer. fakat sizi kendime pek yakın buldum niyeyse. bu melek, hatunun bana olan sevgisinin nişanıydı. artık o yok, malûm. aradan uzun yıllar geçti... evet, bu kadar önemli bir işareti, nasıl olup da yeni tanıştığım insanlara hediye edebildiğimi soruyorsunuz kendinize. ben de bilmiyorum. ilk kez, melek'ten sonra, böyle bir mutluluğa şahit oldum. siz domino oynarken, sizi izliyordum, affedin. ne kadar yakışıyorsunuz birbirinize. ama hanım kızım, sen pek bilmiyon oynamayı.." sadece bu son cümleyi yerel ağızla söyledi. ben çok duygulanmıştım. bu günün, doğumgünüm olduğunu bile unutmuştum bu duygu selinden ötürü. sel bu, her şeyi alıp götürüyor. direnmek ne fayda?
amcaya, kolyenin eski yunan'da aşk tanrısı olan eros betimlemesi içerdiğini, çok tanrılı yunan inanışını da izah ederek uygun bir dille anlattı murat. ancak, kolyenin ucundaki bakır heykeldeki farklılığı şile'ye giderken, alemdağ civarında fark ettik. eros'un sadağında ok yoktu. sadece elinde bir tane ok vardı. diğer elinde ise yay'ı tutmaktaydı eros. ok, vücuduna paralel hâlde duruyordu.
mengüverdi'yi geride bıraktıktan sonra, iyice neşelenmiştik. radyoda çalan her şarkıya eşlik ediyorduk. sözlerini yarım yamalak söylediğimiz şarkılar bile mutluydu bu durumdan. yarı açık camdan giren serin hava, arabanın içindeki sıcağı yarıyor, elbisemin tenimle buluştuğu yerden vücuduma değip ürpertiyordu beni.
radyonun sesi kısık olduğu zamanlarda, ya murat şarkı veya şiirler okuyor, ya ıslık çalıyordu ya da konuşuyorduk karşılıklı. tartışıyorduk. benle alay ediyordu. mesleğimi hafife alıyor, onun ciddiymiş gibi söylediklerinin aslında şaka yollu olduğunu söylediğimde daha çok sinirlenmiş görünüp "işportacı psikologsun sen, burası muayenehanen değil" diyordu. daha çok, daha çok seviyordum onu, bu palavradan öfkeli hâli ile. alemdağ'dan sonra arabayı ben kullanmaya başladım...
şile'nin merkezine vardığımızda, buranın kadıköy'den daha erkenci olduğunu fark ettik. yine de, bir tatil yerine göre boş sayılırdı plajlar. "bakma buranın boş olduğuna, saat 10'u geçti mi, ipini koparan bu koylara hücum ediyor. hele ki bu gün 30 ağustos" dedi murat. "doğuya sürelim efendim. daha güzel yerler var, daha başbaşa kalınabilecek yerler". güldüm, "sürelim efendim" dedim. "siz nasıl isterseniz".
kimi zaman sizli bizli, kimi zaman senli benli konuşurduk. bu, başkalarında şaşkınlık uyandırıyordu bazen. oysa biz, ahengi tutturmuş gidiyorduk. hitabın tekil yahut çoğul oluşunun ne önemi vardı?
denizin ormanla buluştuğu tenha bir yere girdik. arabayı durdurduğumda bana:
"tatlım, hediyeni çoktan hazırlamıştım. fakat, dayı, habersizce, benimkinden çok daha anlamlı bir hediye verdi sana. rastlantılarla dolu. yanisi, kıskandım bu hediyeyi ve kendiminkini vermek konusunda geri adım atıyorum." dedi.
"aa, olur mu efendim öyle şey. dayının yeri ayrı senin yerin ayrı" dedim. kahkahayı patlattık.
"neyse, buna daha sonra karar veririm. hediyeyi verip vermemeye yani" dedi.
"paşa gönlünüz bilir, sultanım" dedim. "madem o kadar kıskandınız, gezi dönüşüne dek kolyeyi siz takınız efendim". teklifi gülerek kabul etti.
kurnalı'daki açık hava, yerini bulutlu bir havaya bırakmıştı, ya da hayır, kurnalı'daki hava hâlâ açık ve yerini bulutlara bırakmamış olabilirdi, ama şile'nin iyice doğusunda hava çok bulutluydu. öğleden sonra 13:30'a dek, denize girip çıktık. öğle yemeği yiyecektik. birlikte mangalı hazırlıyorduk. rüzgâr sertleşmişti. dalgalar sıradanlıktan uzak boylara ulaşmaya başlamıştı. "tekrar denize girebilecek miyiz? hava bozdu" dedim.
"ne varmış denize girmekte? sen dua et, yağmur yağıp mangalı söndürmesin" diye cevapladı.
"buranın denizi tehlikeli oluyormuş ama" dedim. "her yaz kaç kişi boğuluyor buralarda, okuyoruz".
"iyi de tatlım" dedi, "yüzme bilmediği hâlde şamandırayı aşan plajseverler boğuluyorsa, bunda benim kabahatim nedir? karadeniz'in dalgası sert olur. yüzme bilmeden açılmak büyük handikap".
hak verir şekilde boynumu sola büküp doğrulttum.
"hatta, sen mangalı yapana kadar ben karşı kayaya çıkıp geleceğim tekrar" dedi. yaptığımız konuşma, farkına varmadan beni germiş:
"olmaz hayatım" dedim, "mangaldan sonra beraber çıkarız yine kayaya."
işi inada bindirdi. ortadaki 'm' harfini vurgulayarak:
"hemmen dönerim" diyip koşa koşa denize daldı.
ben de, aslında korkacak bir şey olmadığından ve evhamlarımla bu güzel günü ufak tefek de olsa rahatsızlığa bulamak istemediğimden, ses etmedim gidişine. bir daha dönmedi. dönemedi.
kaya kıyıdan 100 metre ileride olmasına rağmen, denizin bu kısmı hiç de sığ değildi. şile'nin plajlarında bile 20. metreden itibaren derinlik bir kat artıyor neredeyse. kayanın üzerine çıkıp el salladı. karşılık verdim. mangal alevlenmeye başlarken ilk yağmur damlaları da düşmeye başladı. murat'ı kıyıya çağıracaktım el işareti yaparak... ama... o, bana el işareti yapıyordu. akıntıya kapılmış, sürükleniyordu. vücudunu kontrol edemiyor gibiydi. dalıp dalıp çıkıyordu denize. el sallıyordu. aman allah'ım, az önce aklıma gelen başıma geliyor, sevgilim boğuluyordu...
deliler gibi koşarak denize girdim. yağmur iyice hızlanmıştı ve iri damlalar halinde yağıyordu. hava karadeniz'in adı gibi kararmıştı...
birkaç metre hiç düşünmeden yüzdüm, sonra akıntı beni de sürüklemeye başladı. murat'ımla aramda 50 metre var gibiydi. suyun tuzunu yuttukça, çıkarıyordum. geri dönmek zorunda kaldım. murat da sırt üstü yatmış, kendini dinlendiriyordu. akıntı onu iyice uzaklaştırmıştı. kıyıda kendimi paralıyor, deli gibi ağlıyordum. bağırışlarım fayda etmiyor, sevgilim uzaklaşıyordu benden. yağmur da çıldırmıştı, lapa lapa kar gibi yağıyordu. hiç bu kadar büyük damlalı yağmur görmemiştim.
çaresiz ağlayışıma karşın, onun çok iyi bir yüzücü olduğunu bildiğimden, kendini böyle dinlendirerek kurtulacağını umuyordum. buraya gelirken cep telefonlarımızı evde bırakmıştık. bu gün, teknolojiden mümkün olduğunca uzak kalmaya kararlıydık. yardım çağırmam için şile'nin merkezine gitmem gerekiyordu. çok ciddi bir ikilem bu. sevgilimi gözden kaybetmemeye çalışmakla gidip ona yardım istemek arasında kalakaldım.
son kararım, gidip yardım istemek oldu. "5 dakikalık mesafe. murat fazla uzaklaşmaz hem" diye kendimi kandırıyor, hemen sonrasında ise bu kanışın farkına varıp daha çok ağlıyordum. koşa koşa arabanın yanına gittim. anahtar, pantolonumun cebinde olmalıydı. ağaçların altına serdiğimiz örtüye yaklaşırken ayağım bir dala takıldı, yere yüz üstü kapaklandım...
yüzüm çamura bulanmıştı. yerde, çimenlerin arasında yağmur suları küçük dereler hâlinde karadeniz'e ulaşma gayretindeydiler. bir karınca vardı; bizim gibi, yağmura ve fırtınaya aniden yakalanmış. akıntıya kapılmış, sürükleniyordu. o küçücük cüssesine göre nil nehrini andıran selcikten kurtulma şansı yok gibiydi. daha şiddetli ağlamaya başladım...
yardım getirdiğimde çok geçti. murat görünürlerde yoktu. görevliler beni teskin etmekte zorlanıyorlardı. onlara, görevlerinin bu tür durumlardaki insanlara yardım etmek olduğunu haykırıyordum. ellerinden bir şey gelmeyeceğini, bu fırtınada karadeniz'e sahil güvenlik teknesinin açılmasının intihar olacağını söylediklerinde, hakaretler yağdırmaya başlamışım. kendimi kaybetmiştim, murat'ımı kaybetmiştim. bayılmışım. uyandığımda, artık her şey bitmişti. 30 dakika geçmiş ve sahil şeritlerindeki birimlerden herhangi olumlu bir cevap alınamamıştı. koca karadeniz, kara gözlü sevgilimi yutmuştu işte!.."
savcılığa ikinci gidişim. ilki, şile savcılığında olayla ilgili ifadem alındığındaki gidişimdi. bu kez, muradıma erip murat'ımın cesedi ile olsun karşılaşmak ümidiyle gidiyorum.
hava çok sıcak. bunaltıcı derecede. arabanın termometresi, dışta 35'i gösteriyor. eylül ayı ve istanbul için alışılmadık bir sayı bu. istanbul'u geride bırakıp kocaeli sınırlarına giriyorum. düşüne düşüne yolun çoğunu bitirmişim. esrarengiz ne olabilir? kafamda bu soru dönüp dolanıyor. soru işaretinin çengeli takıldı kaldı aklıma...
savcıyla, bir devlet hastahanesinin önünde buluştuk. bana:
"cenaze işlemlerini bir an evvel başlatmak elbette en doğal arzunuz. fakat prosedürü yerine getirmemiz gerekiyor. her ne kadar, eşiniz dışında boğulduğu bildirilen tüm kişilerin cesetlerine ulaşılsa da eşinize ancak bu sabaha karşı ulaşılmış. benim, eşiniz olduğundan kuşkum yok. ancak, bunu raporte etmemiz için, görevli memur huzurunda teşhis yapıp tutanağı imzalamanız gerekiyor."
"esrarengiz bir olay demekle neyi kast ettiniz?"
"bunu isterseniz, teşhis işleminden sonra konuşalım. kendinizi hazır hissedene dek bekleyebiliriz."
"ben hazırım savcı bey" dedim. "o günden beri kafamda bu senaryoyu kurup duruyorum. biraz sonra, balıklar tarafından paramparça edilmiş cesedini göreceğim kocamın" dedim. soğukkanlılığım beni de şaşkına çevirdi. evet, günlerdir, teşhis işlemini kafamda kuruyordum. bu türden hikâyelere çok rastgelmiştim. ama, her hâyâl edişim, ağlama krizleri ile noktalanıyordu. bu kez ağlamadım.
"öyleyse buyrun" dedi savcı. saat 14:30'u gösterirken, hastahanenin büyük giriş kapısından içeriye doğru aktık. dört kişiydik. biri doktor, biri savcı, diğeri polis memuru olmak üzere üç 'görevli' ve ben...
muradıma ermeme adımlar kalmıştı. erdim. sadece yüzünü gösterdiklerinde tanıyamadığımı söyledim. tutanaklar bu şekilde tanzim edildi. bu, murat olamazdı. hayır. o gül yüzlü adam. bu da neydi böyle! midem bulanmıştı, kendimi o korkunç soğuğun dışına attım, hastahanenin koridorunda çömelip başımı duvara dayadım. savcı ardımdan geldi.
"bu tür durumlarla çok karşılaşmama rağmen, siz de bir psikolog olarak takdir edersiniz ki, etkilenmeden edemiyorum. ama bu kez, durum daha trajik. şile savcılığında verdiğiniz ifadeyi okudum. orada bir kolyeden bahsetmişsiniz. hani şu dayı'nın verdiği..."
"kolye. evet. boynunda. yani" gibi birbirinden bağımsız birkaç cümle sıraladım. kolyeyi unutmuştum o esnada. aklıma nasıl gelmedi, kolyeden teşhis kolaylığı?!
soran gözlerimi savcıya diktim. morgdan henüz çıkmış ve 5 metre kadar ileride duran polis memuruna "getir oğlum" dedi. memur cebinden bir poşet çıkardı. poşedi açtığında kolyeyi hemen tanıdım.
"bu, o kolye" dedim. "üzerinde eros var".
"evet" dedi savcı, "buyrun, bakın tekrar, emin olmalıyız". kolyeyi bana uzattı. evet, bu kolye oydu. o sırada, tekrar o günü yaşamaya başlamıştım farkında olmadan. savcı, memura tutanakla ilgili talimatlar veriyordu. memur elindeki sert dosyaya bir kâğıt iliştirmeye çalışıyordu. neden sonra, savcı bana dönüp:
"esrarengiz olanı şu ki..." dedi, sustu. "nedir?" diye sordum.
"kolye eşinizin boynunda değil, midesindeydi, yani, bize ulaştırıldığında."
şoke oldum. boynunda değil, midesinde. nasıl olabilirdi bu? "nasıl yani? bu, nasıl gerçekleşmiş olabilir?" diye sordum tekrar. savcı,
"öyle tahmin ediyoruz ki, eşiniz su yüzeyinde dinlenirken iyice açıklara sürüklenmiş ve umudu tükenince, elbiselerini bile balıkların parçalayacağını öngördüğünden, bir nişan olarak bu kolyeyi..." savcının cümleleri giderek sessizleşiyordu. hayır, ben duymamaya başlıyordum. aman allah'ım. bu nasıl bir belâ! demek, seni bulayım diye kolyeyi yuttun murat'ım. canım sevgilim...
artık orada durmak istemiyordum. koşmak, durmadan koşmak isteği belirdi içimde. koşmaya başladım. önce sağ, sonra sol derken, hastahanenin dışına vardım. hiçbir şey hissetmiyordum. ne bir ses, ne bir renk... kör, sağır olmuş gibiydim. dünya umrumda değildi sanki. koşarken bir yandan da kolyeyi boynuma takmaya çalışıyordum. o sırada sol ayağımın önü, sağ ayağımın arkasına takıldı ve tarifi zor biçimde yere kapaklandım. kapaklanır kapaklanmaz da, ellerim boynumun arkasında kolyeyi takmakla meşgul olduğundan kafamı yere çarptım. kafatasımın çatladığını hissetsem de bu his, etraftaki ses ve görüntüler gibi başka bir dünyadanmış gibi geliyordu bana...
ellerim boynuma dolanık vaziyette, kafamdan asfalta sızan kanlara bakıyordum. yerdeki taş, boynumu kesmiş olacak. oluk oluk kan akıyor. hareket edemiyorum. etmek de istemiyorum zaten. gözüm, kendi kanıma odaklanınca, kanımın oluşturduğu selin içinde bir karınca görüyorum. akıntıdan kurtulmak için çaba harcamıyor. benim gibi... son nefesimi "yazgı" diyerek veriyorum. ölüyorum.
ağlamaktan gözlerim kurumuştu artık. hüngür hüngür ağlıyor olmama rağmen, tek damla gözyaşı sızmıyordu. on iki koca gün geçti. sadece on iki gün. gecesi yok. geceleri uyumadım. uyuyamadım. sakinleştirici ilaçların tesiriyle evin muhtelif köşelerine yığılıp kalışlarımı uykudan saymazsak, uyumuyordum.
on üçüncü günün sabahı, telefon çaldı. "başsağlığı dileyen eş dosttan biridir her zaman olduğu gibi" diye düşünüp koridora ulaştım. arayan kocaeli ilçelerinden birinin cumhuriyet savcısı imiş. irkildim. balıkçıların bir ceset bulduğunu, cesedin tanınmayacak durumda olduğunu ve fakat esrarengiz bir olayla karşı karşıya olduklarından kimlik teşhisi için savcılığa kadar gitmemi rica ediyordu. ne demek efendim, koşa koşa giderdim...
yola koyuldum. kadıköy, haftaiçi kalabalığına boğulmuştu. kafam allak bullak oldu şimdi. ne demek 'esrarengiz bir olay'? ben zaten hayatımın en şaşırtıcı olayı ile karşı karşıya kalmışlığın taze acısını taşıyorum her yerimde. son on iki gün içerisinde, çeşitli zamanlarda olduğu gibi, olayın gerçekleştiği günü tekrar yaşamaya başladım zihnimin içerisinde...
"30 ağustos, benim doğumgünüm. tatile denk gelmiş zaten. murat'ımla başbaşa kalmak üzere şile'ye gideceğiz. nasıl da neşeli. nasıl hayat dolu... 23 nisan'ı ilk kez kutlayacak bir öğrenci gibi. 29 ağustos'u 30'una bağlayan gecemiz, sabaha kadar kâh dans ederek, kâh sevişerek geçmiş. sabahın henüz köründe uyandırdı bizi, çalar saat.
"tatlım" dedi, "uyan". bana 'tatlım' demeyi ne çok severdi. ben de bu hitaba bayılırdım. söyleyişiydi beni mest eden. dudağıma bir öpücük kondurdu. "ben traş olana kadar uyanmış olacaksınız, küçük hanım" dedi. gülümseyip başımı yastığa yumdum iyice.
normalde tatil günleri hayatta traş olmaz. bu güne özel bir anlam biçtiği buradan belli. bu kadar özel olacağını kendisi de tahmin etmemiştir, sanırım. canım sevgilim...
evin çeşitli yerlerine notlar bırakmayı çok severdi. ben işe, ondan daha geç gittiğim için arasıra bu notlara rast gelir, bazen bir espri, bazen bir sevgi cümlesi görür, ağzım kulaklarıma varıncaya dek gülerdim dakikalarca.
"hadi bakalım, yüzünü yıka, hemen çıkmalıyız" dedi. güne ne kadar erken başlarsak, o kadar uzun sürermiş bizim için. çünkü sabah 6 ile 7 arasında geçirilen bir saat, öğle vakti geçirilen belki de 3-4 saate bedelmiş. öyle inanırdı.
banyoya girdiğimde, aynanın üzerinde bir post-it gördüm. 'yapıştırgaç' derdi bunlara, tdk'nın öztürkçe merakını alaya alarak. üzerine de "doğumgünü çocuğu, en uzun doğumgünün kutlu olsun" yazmış. yüzümü yıkamazdan evvel, salona gidip kucağına atladım. kokladım bir süre. sonra "haydi bakalım, kötü emellerini sonraya sakla" dedi. omuz silkip lavaboya döndüm...
kadıköy, sabah 6:20'de ne kadar tenha. meydan martılar ve kedilere kalmış. yayaların kırmızıda geçmek için bile tereddüt ettiği ana caddede kediler pervasızca volta atıyor. hava sıcak. camları açalım mı? açalım tatlım. kuru bir rüzgâr. yine de ferah. martılar, çatıların üzerindeki yuvalarından birbirleriyle dedikodu yapıyor. kadıköy, cumartesi gecesi günahlarının ağırlığını taşır gibi, sus pus; utangaç belki. tamam efendim, sizi bu uygunsuz vaziyetinizle görmeye meraklı değiliz. e-5'e çıkıp hızımızı alıyoruz...
sabiha gökçen havalimanı'nın ilerisinden ömerli barajı istikametine giriyoruz. kurna (ya da bazı köy yerlilerince kurnalı denen) köy'e varıyoruz. sağ tarafta bir çoban, köye gelen davetsiz misafire el ediyor, biz de mukabele ediyoruz. çoban köpeği, arabamızın kendisinden korkmadığını anlayana kadar, arabanın yanında koşup havlıyor. saat 6:55. bir kır kahvesi. dışarıya atılmış masaların üzerinde asma var. masalardan birine ilişiyoruz. murat'ım içeri sesleniyor: "selamün aleyküm" cevap yok. "bir dakika, hayatım" diyip içeri giriyor. çok geçmeden bir ihtiyarın koluna girmiş, beliriyor kapıdan. ihtiyar, kahveci. "efendim, hoş gelmişsiniz. çay daha olmadı. beş dakikada hazır eder, veririm hemen" diyor. ne tatlı bir amca. "peki, benim için sorun yok". diyorum. murat:
"dayı, sen bize haşlanmış yumurta ve köy peyniri de verirsen çok memnun oluruz" diyor. kahvaltı faslı bu. beş dakika sürer mi hiç. on beş dakika bekliyoruz. o arada, murat içeriden domino taşı getirmiş. bana "domino'ya giriş" dersi verdi, sağ olsun. sağ mı?...
kahvaltı ederken murat'ın 'dayı' diye hitap ettiği ihtiyarla sohbete giriştik. adı mengüverdi imiş. ne ilginç bir isim, diye sorduğumda "babam, kendisini doğururken ölen anasının adını komuş bana" dedi. daha bir sevdim bu adı. "allah verdi" anlamına gelirmiş. karısını 20 sene önce kaybetmiş. çocukları istanbullu olmuş artık. bakmamışlar ihtiyara. o da bu kır kahvesini güç belâ işletir, yoldan gelip geçenlerin karnını doyururmuş. geçinip gidiyormuş işte. allah'a şükürmüş, ellere muhtaç olmuyormuş. murat fazlaca para verince kabul etmedi ilkin. sonra ısrarlara dayanamadı. murat "gene geliriz dayıcığım" dedi. mengüverdi de bunun üzerine:
"durun o zaman" dedi, "az bekleyin hele". sinekliği yaran yaşlı vücudu, sabah güneşini almayan kahvenin karanlık kısmında gözden kayboldu. sonra birden çıkıverdi kapıdan, elinde bir kolye.
"bu.. ne kadar güzel bir şey. hayatım, bakar mısın? kim bu?"
"eros tabii" dedim. mengüverdi araya girdi:
"bunu, büyük oğlum, benim hatun hayattayken alamanya'dan getirdiydi" dedi. "benim hatunun adı melek'ti." çok şaşırdık. o'na, benim adımın da melek olduğunu söylediğimizde, o da çok şaşırdı.
"ne güzel oldu bak, isabet oldu tam." dedi. murat:
"nasıl yani?" diye sordu şaşkınca.
"sizi pek sevdim. buraya birçok çift gelir, geçer. fakat sizi kendime pek yakın buldum niyeyse. bu melek, hatunun bana olan sevgisinin nişanıydı. artık o yok, malûm. aradan uzun yıllar geçti... evet, bu kadar önemli bir işareti, nasıl olup da yeni tanıştığım insanlara hediye edebildiğimi soruyorsunuz kendinize. ben de bilmiyorum. ilk kez, melek'ten sonra, böyle bir mutluluğa şahit oldum. siz domino oynarken, sizi izliyordum, affedin. ne kadar yakışıyorsunuz birbirinize. ama hanım kızım, sen pek bilmiyon oynamayı.." sadece bu son cümleyi yerel ağızla söyledi. ben çok duygulanmıştım. bu günün, doğumgünüm olduğunu bile unutmuştum bu duygu selinden ötürü. sel bu, her şeyi alıp götürüyor. direnmek ne fayda?
amcaya, kolyenin eski yunan'da aşk tanrısı olan eros betimlemesi içerdiğini, çok tanrılı yunan inanışını da izah ederek uygun bir dille anlattı murat. ancak, kolyenin ucundaki bakır heykeldeki farklılığı şile'ye giderken, alemdağ civarında fark ettik. eros'un sadağında ok yoktu. sadece elinde bir tane ok vardı. diğer elinde ise yay'ı tutmaktaydı eros. ok, vücuduna paralel hâlde duruyordu.
mengüverdi'yi geride bıraktıktan sonra, iyice neşelenmiştik. radyoda çalan her şarkıya eşlik ediyorduk. sözlerini yarım yamalak söylediğimiz şarkılar bile mutluydu bu durumdan. yarı açık camdan giren serin hava, arabanın içindeki sıcağı yarıyor, elbisemin tenimle buluştuğu yerden vücuduma değip ürpertiyordu beni.
radyonun sesi kısık olduğu zamanlarda, ya murat şarkı veya şiirler okuyor, ya ıslık çalıyordu ya da konuşuyorduk karşılıklı. tartışıyorduk. benle alay ediyordu. mesleğimi hafife alıyor, onun ciddiymiş gibi söylediklerinin aslında şaka yollu olduğunu söylediğimde daha çok sinirlenmiş görünüp "işportacı psikologsun sen, burası muayenehanen değil" diyordu. daha çok, daha çok seviyordum onu, bu palavradan öfkeli hâli ile. alemdağ'dan sonra arabayı ben kullanmaya başladım...
şile'nin merkezine vardığımızda, buranın kadıköy'den daha erkenci olduğunu fark ettik. yine de, bir tatil yerine göre boş sayılırdı plajlar. "bakma buranın boş olduğuna, saat 10'u geçti mi, ipini koparan bu koylara hücum ediyor. hele ki bu gün 30 ağustos" dedi murat. "doğuya sürelim efendim. daha güzel yerler var, daha başbaşa kalınabilecek yerler". güldüm, "sürelim efendim" dedim. "siz nasıl isterseniz".
kimi zaman sizli bizli, kimi zaman senli benli konuşurduk. bu, başkalarında şaşkınlık uyandırıyordu bazen. oysa biz, ahengi tutturmuş gidiyorduk. hitabın tekil yahut çoğul oluşunun ne önemi vardı?
denizin ormanla buluştuğu tenha bir yere girdik. arabayı durdurduğumda bana:
"tatlım, hediyeni çoktan hazırlamıştım. fakat, dayı, habersizce, benimkinden çok daha anlamlı bir hediye verdi sana. rastlantılarla dolu. yanisi, kıskandım bu hediyeyi ve kendiminkini vermek konusunda geri adım atıyorum." dedi.
"aa, olur mu efendim öyle şey. dayının yeri ayrı senin yerin ayrı" dedim. kahkahayı patlattık.
"neyse, buna daha sonra karar veririm. hediyeyi verip vermemeye yani" dedi.
"paşa gönlünüz bilir, sultanım" dedim. "madem o kadar kıskandınız, gezi dönüşüne dek kolyeyi siz takınız efendim". teklifi gülerek kabul etti.
kurnalı'daki açık hava, yerini bulutlu bir havaya bırakmıştı, ya da hayır, kurnalı'daki hava hâlâ açık ve yerini bulutlara bırakmamış olabilirdi, ama şile'nin iyice doğusunda hava çok bulutluydu. öğleden sonra 13:30'a dek, denize girip çıktık. öğle yemeği yiyecektik. birlikte mangalı hazırlıyorduk. rüzgâr sertleşmişti. dalgalar sıradanlıktan uzak boylara ulaşmaya başlamıştı. "tekrar denize girebilecek miyiz? hava bozdu" dedim.
"ne varmış denize girmekte? sen dua et, yağmur yağıp mangalı söndürmesin" diye cevapladı.
"buranın denizi tehlikeli oluyormuş ama" dedim. "her yaz kaç kişi boğuluyor buralarda, okuyoruz".
"iyi de tatlım" dedi, "yüzme bilmediği hâlde şamandırayı aşan plajseverler boğuluyorsa, bunda benim kabahatim nedir? karadeniz'in dalgası sert olur. yüzme bilmeden açılmak büyük handikap".
hak verir şekilde boynumu sola büküp doğrulttum.
"hatta, sen mangalı yapana kadar ben karşı kayaya çıkıp geleceğim tekrar" dedi. yaptığımız konuşma, farkına varmadan beni germiş:
"olmaz hayatım" dedim, "mangaldan sonra beraber çıkarız yine kayaya."
işi inada bindirdi. ortadaki 'm' harfini vurgulayarak:
"hemmen dönerim" diyip koşa koşa denize daldı.
ben de, aslında korkacak bir şey olmadığından ve evhamlarımla bu güzel günü ufak tefek de olsa rahatsızlığa bulamak istemediğimden, ses etmedim gidişine. bir daha dönmedi. dönemedi.
kaya kıyıdan 100 metre ileride olmasına rağmen, denizin bu kısmı hiç de sığ değildi. şile'nin plajlarında bile 20. metreden itibaren derinlik bir kat artıyor neredeyse. kayanın üzerine çıkıp el salladı. karşılık verdim. mangal alevlenmeye başlarken ilk yağmur damlaları da düşmeye başladı. murat'ı kıyıya çağıracaktım el işareti yaparak... ama... o, bana el işareti yapıyordu. akıntıya kapılmış, sürükleniyordu. vücudunu kontrol edemiyor gibiydi. dalıp dalıp çıkıyordu denize. el sallıyordu. aman allah'ım, az önce aklıma gelen başıma geliyor, sevgilim boğuluyordu...
deliler gibi koşarak denize girdim. yağmur iyice hızlanmıştı ve iri damlalar halinde yağıyordu. hava karadeniz'in adı gibi kararmıştı...
birkaç metre hiç düşünmeden yüzdüm, sonra akıntı beni de sürüklemeye başladı. murat'ımla aramda 50 metre var gibiydi. suyun tuzunu yuttukça, çıkarıyordum. geri dönmek zorunda kaldım. murat da sırt üstü yatmış, kendini dinlendiriyordu. akıntı onu iyice uzaklaştırmıştı. kıyıda kendimi paralıyor, deli gibi ağlıyordum. bağırışlarım fayda etmiyor, sevgilim uzaklaşıyordu benden. yağmur da çıldırmıştı, lapa lapa kar gibi yağıyordu. hiç bu kadar büyük damlalı yağmur görmemiştim.
çaresiz ağlayışıma karşın, onun çok iyi bir yüzücü olduğunu bildiğimden, kendini böyle dinlendirerek kurtulacağını umuyordum. buraya gelirken cep telefonlarımızı evde bırakmıştık. bu gün, teknolojiden mümkün olduğunca uzak kalmaya kararlıydık. yardım çağırmam için şile'nin merkezine gitmem gerekiyordu. çok ciddi bir ikilem bu. sevgilimi gözden kaybetmemeye çalışmakla gidip ona yardım istemek arasında kalakaldım.
son kararım, gidip yardım istemek oldu. "5 dakikalık mesafe. murat fazla uzaklaşmaz hem" diye kendimi kandırıyor, hemen sonrasında ise bu kanışın farkına varıp daha çok ağlıyordum. koşa koşa arabanın yanına gittim. anahtar, pantolonumun cebinde olmalıydı. ağaçların altına serdiğimiz örtüye yaklaşırken ayağım bir dala takıldı, yere yüz üstü kapaklandım...
yüzüm çamura bulanmıştı. yerde, çimenlerin arasında yağmur suları küçük dereler hâlinde karadeniz'e ulaşma gayretindeydiler. bir karınca vardı; bizim gibi, yağmura ve fırtınaya aniden yakalanmış. akıntıya kapılmış, sürükleniyordu. o küçücük cüssesine göre nil nehrini andıran selcikten kurtulma şansı yok gibiydi. daha şiddetli ağlamaya başladım...
yardım getirdiğimde çok geçti. murat görünürlerde yoktu. görevliler beni teskin etmekte zorlanıyorlardı. onlara, görevlerinin bu tür durumlardaki insanlara yardım etmek olduğunu haykırıyordum. ellerinden bir şey gelmeyeceğini, bu fırtınada karadeniz'e sahil güvenlik teknesinin açılmasının intihar olacağını söylediklerinde, hakaretler yağdırmaya başlamışım. kendimi kaybetmiştim, murat'ımı kaybetmiştim. bayılmışım. uyandığımda, artık her şey bitmişti. 30 dakika geçmiş ve sahil şeritlerindeki birimlerden herhangi olumlu bir cevap alınamamıştı. koca karadeniz, kara gözlü sevgilimi yutmuştu işte!.."
savcılığa ikinci gidişim. ilki, şile savcılığında olayla ilgili ifadem alındığındaki gidişimdi. bu kez, muradıma erip murat'ımın cesedi ile olsun karşılaşmak ümidiyle gidiyorum.
hava çok sıcak. bunaltıcı derecede. arabanın termometresi, dışta 35'i gösteriyor. eylül ayı ve istanbul için alışılmadık bir sayı bu. istanbul'u geride bırakıp kocaeli sınırlarına giriyorum. düşüne düşüne yolun çoğunu bitirmişim. esrarengiz ne olabilir? kafamda bu soru dönüp dolanıyor. soru işaretinin çengeli takıldı kaldı aklıma...
savcıyla, bir devlet hastahanesinin önünde buluştuk. bana:
"cenaze işlemlerini bir an evvel başlatmak elbette en doğal arzunuz. fakat prosedürü yerine getirmemiz gerekiyor. her ne kadar, eşiniz dışında boğulduğu bildirilen tüm kişilerin cesetlerine ulaşılsa da eşinize ancak bu sabaha karşı ulaşılmış. benim, eşiniz olduğundan kuşkum yok. ancak, bunu raporte etmemiz için, görevli memur huzurunda teşhis yapıp tutanağı imzalamanız gerekiyor."
"esrarengiz bir olay demekle neyi kast ettiniz?"
"bunu isterseniz, teşhis işleminden sonra konuşalım. kendinizi hazır hissedene dek bekleyebiliriz."
"ben hazırım savcı bey" dedim. "o günden beri kafamda bu senaryoyu kurup duruyorum. biraz sonra, balıklar tarafından paramparça edilmiş cesedini göreceğim kocamın" dedim. soğukkanlılığım beni de şaşkına çevirdi. evet, günlerdir, teşhis işlemini kafamda kuruyordum. bu türden hikâyelere çok rastgelmiştim. ama, her hâyâl edişim, ağlama krizleri ile noktalanıyordu. bu kez ağlamadım.
"öyleyse buyrun" dedi savcı. saat 14:30'u gösterirken, hastahanenin büyük giriş kapısından içeriye doğru aktık. dört kişiydik. biri doktor, biri savcı, diğeri polis memuru olmak üzere üç 'görevli' ve ben...
muradıma ermeme adımlar kalmıştı. erdim. sadece yüzünü gösterdiklerinde tanıyamadığımı söyledim. tutanaklar bu şekilde tanzim edildi. bu, murat olamazdı. hayır. o gül yüzlü adam. bu da neydi böyle! midem bulanmıştı, kendimi o korkunç soğuğun dışına attım, hastahanenin koridorunda çömelip başımı duvara dayadım. savcı ardımdan geldi.
"bu tür durumlarla çok karşılaşmama rağmen, siz de bir psikolog olarak takdir edersiniz ki, etkilenmeden edemiyorum. ama bu kez, durum daha trajik. şile savcılığında verdiğiniz ifadeyi okudum. orada bir kolyeden bahsetmişsiniz. hani şu dayı'nın verdiği..."
"kolye. evet. boynunda. yani" gibi birbirinden bağımsız birkaç cümle sıraladım. kolyeyi unutmuştum o esnada. aklıma nasıl gelmedi, kolyeden teşhis kolaylığı?!
soran gözlerimi savcıya diktim. morgdan henüz çıkmış ve 5 metre kadar ileride duran polis memuruna "getir oğlum" dedi. memur cebinden bir poşet çıkardı. poşedi açtığında kolyeyi hemen tanıdım.
"bu, o kolye" dedim. "üzerinde eros var".
"evet" dedi savcı, "buyrun, bakın tekrar, emin olmalıyız". kolyeyi bana uzattı. evet, bu kolye oydu. o sırada, tekrar o günü yaşamaya başlamıştım farkında olmadan. savcı, memura tutanakla ilgili talimatlar veriyordu. memur elindeki sert dosyaya bir kâğıt iliştirmeye çalışıyordu. neden sonra, savcı bana dönüp:
"esrarengiz olanı şu ki..." dedi, sustu. "nedir?" diye sordum.
"kolye eşinizin boynunda değil, midesindeydi, yani, bize ulaştırıldığında."
şoke oldum. boynunda değil, midesinde. nasıl olabilirdi bu? "nasıl yani? bu, nasıl gerçekleşmiş olabilir?" diye sordum tekrar. savcı,
"öyle tahmin ediyoruz ki, eşiniz su yüzeyinde dinlenirken iyice açıklara sürüklenmiş ve umudu tükenince, elbiselerini bile balıkların parçalayacağını öngördüğünden, bir nişan olarak bu kolyeyi..." savcının cümleleri giderek sessizleşiyordu. hayır, ben duymamaya başlıyordum. aman allah'ım. bu nasıl bir belâ! demek, seni bulayım diye kolyeyi yuttun murat'ım. canım sevgilim...
artık orada durmak istemiyordum. koşmak, durmadan koşmak isteği belirdi içimde. koşmaya başladım. önce sağ, sonra sol derken, hastahanenin dışına vardım. hiçbir şey hissetmiyordum. ne bir ses, ne bir renk... kör, sağır olmuş gibiydim. dünya umrumda değildi sanki. koşarken bir yandan da kolyeyi boynuma takmaya çalışıyordum. o sırada sol ayağımın önü, sağ ayağımın arkasına takıldı ve tarifi zor biçimde yere kapaklandım. kapaklanır kapaklanmaz da, ellerim boynumun arkasında kolyeyi takmakla meşgul olduğundan kafamı yere çarptım. kafatasımın çatladığını hissetsem de bu his, etraftaki ses ve görüntüler gibi başka bir dünyadanmış gibi geliyordu bana...
ellerim boynuma dolanık vaziyette, kafamdan asfalta sızan kanlara bakıyordum. yerdeki taş, boynumu kesmiş olacak. oluk oluk kan akıyor. hareket edemiyorum. etmek de istemiyorum zaten. gözüm, kendi kanıma odaklanınca, kanımın oluşturduğu selin içinde bir karınca görüyorum. akıntıdan kurtulmak için çaba harcamıyor. benim gibi... son nefesimi "yazgı" diyerek veriyorum. ölüyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)