varlıkbilime* yaklaşımımın doğal sonucu intihar notu bırakmamaktır. varlığını kendi elleriyle yok kılan birinin ontolojiyle ilgisi olamaz. ama hani 'ben kimim' diye kendi içimde bitmez yollara düşmemiş olsaydım ya da varlıkbilim diye bir bilimdalı var olmasaydı. intihar edecek olsaydım, böyle yazardım. sırf toplumsal klişemize inat. neymiş "intiharımdan kimse sorumlu değildir". sen böyle yazdın diye polis olağan şüphelileri gözaltına almaktan vaz mı geçecek? yine de hüzün verici bir durum.
vaktin birinde, gazetede bir haber okudum. marmara üniversitesi iletişim fakültesi gazetecilik bölümü'nde ve dördüncü sınıfta okuyan biri şişli'de kaldığı öğrenci yurdundan; yedinci kattan atmıştı kendini. günahkar olmadığını haberin devamından anlıyorduk, yere çakılmıştı. yerin yedi veya daha az kat altına geçmemişti. çalışma masasının üzerinde bulunan notta "intiharımdan kimse sorumlu değildir" yazıyordu.
gelin şu 'ölünün arkasından konuşmama' tabusunu devirelim. birinin yüzüne karşı söylediğiniz veya söyleyebileceğiniz bir şeyi ölümüyle gündeme gelmesi sonrasında söylemeniz, ölüme ve ölüye saygı duymadığınız anlamına gelmez. zaten bu da ayrı bir konu. içinizde toplumun 'saygısızlık' olarak nitelendireceği bir istek varsa ve bunu bastırmak yerine açığa vurmuşsanız, bence kendinize saygı duymuşsunuz demektir. eğer bastırsaydınız ona saygı denmezdi ki. saygı da sevgi gibi içten gelen bir duygudur. zorla güzellik olmaz. zorla birini/bir şeyi sevemezsiniz. sayamazsınız da. sayarmış gibi görünürsünüz yalnızca.
yanlış yapmışsın arkadaşım. dünyayı değiştiren yalnızca biziz. insanlar. nebatat ve hayvanat değil. cansız varlıklar olan hava-su-ateş-toprak da toplama vurulduğunda bizden etkili değil. öyleyse seni intihara götüren yolun mimarı da hepimiziz. işte bu yüzden kimsenin sorumlu olmadığını savunduğun intihardan herkes bir parça sorumludur. ama iğne ucu kadar, ama deve kadar. insan bir nokta ve yaşam düzlemse, noktanın çevresinde yer alan ve yaşama açılan her kapıyı teker teker kapatan, intihardan ve dolayısıyla ölümden başka seçenek bırakmayan biziz.
yine de yanlış yapmışsın. ben de kalemi şah damarıma saplamaya iki; altıncı kattan beton zemine atlamaya üç adım ötedeyim, inan. ama yapmıyorum bunu. yaşamak harika olduğu için mi sanıyorsun?
az buçuk yaşama sevincim ve isteğim var. onu da yitirecek olursam başvuracağım yol kendini öldürmek değil, yaşamamayı seçmek olacaktır. ölüm, yaşamın karşıt anlamlısıdır. pekala 'yaşamamak' ölmek ile anlamdaş mıdır?
7 Ağustos 2010 Cumartesi
2 Ağustos 2010 Pazartesi
garson
"sevgili tip box,
evet, görevimi eksiksiz yapmak mecburiyetim, diğer mesleklerden (gerçi benimkini pek meslekten sayan yok) çok daha belirgin. çünkü yıllar yılı garsonluk yaptıktan sonra, şu tespiti rahatlıkla yapabilirim: "karnı aç olan insanı memnun etmek, devenin altına hendek kazmaktan zor" ve hatta "gözü aç olanı memnun etmek ise pek mümkün değil: doymak nedir bilmiyor, doysa da farkına varmıyor."
sıcak bir yaz günü, istanbul'un (adı bende kalsın) kalburüstü restoranlarından birinde çalışıyorum. kalabalık bir grup geldi öğle vakti. hazırlıklarım tamamdı. şef garsonla belirlediğimiz ve yıllardır uyguladığımız gibi, 10 ve 20 numaralar arasındaki tüm masaların her türlü isteği ile ben muhataptım.
bizim meslekte düşünmeye pek yer yoktur. garson düşünmez, sadece yapar. düşünmeye başladığında ipin ucunu kaçırıyor sonra insan. müşterinin beklentisi had safhada. alt kattaki ustanın beceriksizliği otomatikman benim üzerime yıkılabiliyor birkaç bedava cümleyle...
"nerede kaldı bu yemek?"
"tam 10 dakikadır bir kebabı hazır edemediniz"
"tamam efendim, kalsın, yemiyoruz."
sürüp gider bu misaller. en büyük endişemizse, haklı olduğumuz bir durumda, profesyonelliği bir kenara bırakıp (ki biz de nihayetinde insanız) tartışmaya girmemiz sonucu haksız duruma düşmemizdir. çünkü herkes gibi, işletme sahiplerimiz de "müşteri her daim haklıdır" prensibine sahiptir.
neyse efendim, siparişlerini aldım hepsinin. o zamanlar, bilgisayar sistemi de yok henüz, siparişleri elden iletiyoruz alt kata. hızlıca alt kata inip bütün siparişi sıraladım. az sonra yukarı çıkıp birleştirilen masalar dışında kalan bir iki müşteri ile daha ilgilendim.
garson arkadaşlardan biri, büyük (birleştirilen) masanın siparişlerinin hazır olmak üzere olduğunu bildirince bir çırpıda aşağı indim. merdivenleri koşar adım inmek alışkanlık hâlini aldığından pek de etkilenmiyordum bu durumdan. normalde, ani hareketlere pek gelemiyorum. taşikardi denen sinsi kalp hastalığından mustaribim de...
yaklaşık iki tepsi dolusu yiyecek ve içeceği yukarı çıkardım. nefes nefese kalmıştım, fakat, bu ne benim ne de yerimde olabilecek diğer garsonların umrunda olurdu. koyu bir sohbete çoktan girişmiş durumda olan portföyüme doğru yola koyuldum. merdiven kısmını atlattığımdan gayet sakin adımlarla ilerliyordum. kalp atışlarımda ve nefesimdeki değişiklik, yerini alelâdeliğe bırakmaya hazırlanıyordu... ki, birdenbire, arkası bana dönük durumda olan saçsız adam elini yanlara açmak suretiyle bir şey izah etmeye girişti. ve tepsideki tüm yemekler adamın üzerine boca oldu. bunda benim bir kabahatim olduğunu sanmıyorum. beklenmedik bir hareketti bu. karşısındakiler de beklemiyor olacak ki şaşkınlıktan donakaldılar.
ciddî anlamda endişelenmiştim. bu beklenmedik hareket sonucu, normale dönmeye çalışan kalp atış ritmim, alışılmadık derecede anormalleşti. taşikardi nöbetimin geldiğini anladım. bu nöbeti savmamın tek yolu, sırt üstü bir yere uzanıp derin bir nefes aldıktan sonra, kesik kesik öksürerek, ciğerlerimdeki havayı dışarı bırakmaktı.
ölüme en çok yaklaştığım anlar, hep bu nöbet anlarıdır. zaten kalp, bildiğim kadarıyla, dakikada 300 civarı atışta fibrilasyona giriyormuş ve kurtulmak mümkün değilmiş. taşikardi nöbetlerimde ise bu sayı 240'ı aşmaktaydı.
adam elbiselerinin derdine düşmüştü, doğal olarak. üzerindeki kıyafeti toplasak benim iki maaşım ederdi, diye tahmin yürütebilirim. müşterinin her durumda -böyle beklenmedik hareketlerde bulunmaları da dahil- haklı oldukları genel kanısı yaygınken, ve bu adam sinirden köpürmek üzereyken, hatanın kendisinde olduğunu belirtmem, bu güzel restorana veda etmem demekti.
"af edersiniz efendim, istemeden oldu" diyiverdim. takdir edilir ki, bu durumda söylenecek pek de sözcük yok sözlüklerde. daha çok köpürdü:
"bir de, isteyerek yapsaydın! ukâla seni!"
"fakat efendim, iki kolum doluydu ve her zamanki rutin işimi yapıyordum. kolunu aniden iki yana açan sizdiniz" dedim, mecburen.
burada bir parantez açmak istiyorum. o kişi, yediği yemeklerin parasını veriyor diye, kendisine servis yapan garsonu, roma dönemindeki köleler gibi satın aldığını sanmıyor mu, en çok ağırıma giden, kaldırmamın mümkün olmadığı yaklaşım budur.
evet, insanlara hizmet etmek aslî işimiz bizim. fakat unutulmamalı ki, müşterinin de birtakım yükümlülükleri var. olmalı. aksi durumda, bizim köleden farksız olduğumuz ve aslında yemeğin pahalı oluşuna bizim, bedenimizle katkı yaptığımız neticesi çıkar ortaya. ki, bunu söyleseniz, patronlarımız dahil, hep bir ağızdan reddederler.
sen bana para veriyorsan, ben de sana hizmet ediyorum. hizmet etmek, bütün kusurları, bütün sorumluluğu otomatikman kabul etmek demek değildir.
ben bu savunmayı yapınca kan beynine sıçradı. spot ışıkları yansıtan saçsız başı sinirden kırmızılaşmış, birbiriyle kesişen damardan yollar belirivermişti. kafesine fıstıkiçi yerine fıstık kabuğu atıldığını el yordamıyla tespit eden bir goril gibi kükredi:
"ben buraya bu küstahlık için mi para yağdırıyorum?! benim buradaki bir öğünümle sen bir maaş alıp evine ekmek götürüyorsun efendi!"
yutkundum. kalbim, yerinde durmuyordu. en son lisede, yanımdaki arkadaşımın kafası kamyonun dikiz aynasına takılıp uçuverince böyle atıyordu sanırım. etraftaki yarı yumuk gözler, bu heyecanlı çıkışın ardından meraklıca bize yönelmişti. alt kattaki şef garsonların ve işverenimizin merdivenlerde olduğunu tahmin etmek için vasat bir zekâ yeterliydi.
bu tartışma bir oyundu ve oyunun kurallarını bu beyfendi belirlemişti. birinci kural, sesini duyurman için bağırman gerekiyordu. kurala uydum:
"bakın beyfendi. buraya ne kadar para akıttığınız benim sorunum değil. ben, burada işimin gerektirdiği bütün özeni göstererek size yemek hizmeti sunmaya çabalıyorum. ama görüyorum ki, verdiğiniz para ile ne bu hizmeti ne de yemeği aldığınız kanısındasınız. siz, verdiğiniz para ile beni satın aldığınız yanılgısına düşmüşsünüz. sizin karnınız açtı, buraya geldiniz. sizin karnınızı doyurabilirdik. fakat şimdi görüyorum ki, sizin aç olan tek organınız mideniz değil. sizin gözünüz de aç!..."
araya girmeye çabalasa da artık kendimi kaybetmiştim. etraftaki herkesin söylediklerimi dinliyor oluşu, sesimin kesilmesini önlüyor, bana güç katıyordu:
"göz mideden büyüktür ve aç bir gözü doyurmak, ne yazık ki restoranların iştigal alanına giren bir problem değil."
önce, etraftaki insanlara bakındı, sonra kendi masasında oturan iş arkadaşlarına. herkes bana hak vermiş gibi görünüyordu. hiçbir şey söylemedi bu sözlerimin üstüne. hatasını anladığını sandım. yanıldığımı, ertesi gün işe gittiğimde elime tutuşturulan kâğıt parçası gösterdi bana. kovulmuştum.
demek, güçlü bir adammış. demek, tek güç para imiş. varsın, olsun. bu türden insanların şeref anlayışına göre şerefsiz olmak, benim için şereftir!"
evet, görevimi eksiksiz yapmak mecburiyetim, diğer mesleklerden (gerçi benimkini pek meslekten sayan yok) çok daha belirgin. çünkü yıllar yılı garsonluk yaptıktan sonra, şu tespiti rahatlıkla yapabilirim: "karnı aç olan insanı memnun etmek, devenin altına hendek kazmaktan zor" ve hatta "gözü aç olanı memnun etmek ise pek mümkün değil: doymak nedir bilmiyor, doysa da farkına varmıyor."
sıcak bir yaz günü, istanbul'un (adı bende kalsın) kalburüstü restoranlarından birinde çalışıyorum. kalabalık bir grup geldi öğle vakti. hazırlıklarım tamamdı. şef garsonla belirlediğimiz ve yıllardır uyguladığımız gibi, 10 ve 20 numaralar arasındaki tüm masaların her türlü isteği ile ben muhataptım.
bizim meslekte düşünmeye pek yer yoktur. garson düşünmez, sadece yapar. düşünmeye başladığında ipin ucunu kaçırıyor sonra insan. müşterinin beklentisi had safhada. alt kattaki ustanın beceriksizliği otomatikman benim üzerime yıkılabiliyor birkaç bedava cümleyle...
"nerede kaldı bu yemek?"
"tam 10 dakikadır bir kebabı hazır edemediniz"
"tamam efendim, kalsın, yemiyoruz."
sürüp gider bu misaller. en büyük endişemizse, haklı olduğumuz bir durumda, profesyonelliği bir kenara bırakıp (ki biz de nihayetinde insanız) tartışmaya girmemiz sonucu haksız duruma düşmemizdir. çünkü herkes gibi, işletme sahiplerimiz de "müşteri her daim haklıdır" prensibine sahiptir.
neyse efendim, siparişlerini aldım hepsinin. o zamanlar, bilgisayar sistemi de yok henüz, siparişleri elden iletiyoruz alt kata. hızlıca alt kata inip bütün siparişi sıraladım. az sonra yukarı çıkıp birleştirilen masalar dışında kalan bir iki müşteri ile daha ilgilendim.
garson arkadaşlardan biri, büyük (birleştirilen) masanın siparişlerinin hazır olmak üzere olduğunu bildirince bir çırpıda aşağı indim. merdivenleri koşar adım inmek alışkanlık hâlini aldığından pek de etkilenmiyordum bu durumdan. normalde, ani hareketlere pek gelemiyorum. taşikardi denen sinsi kalp hastalığından mustaribim de...
yaklaşık iki tepsi dolusu yiyecek ve içeceği yukarı çıkardım. nefes nefese kalmıştım, fakat, bu ne benim ne de yerimde olabilecek diğer garsonların umrunda olurdu. koyu bir sohbete çoktan girişmiş durumda olan portföyüme doğru yola koyuldum. merdiven kısmını atlattığımdan gayet sakin adımlarla ilerliyordum. kalp atışlarımda ve nefesimdeki değişiklik, yerini alelâdeliğe bırakmaya hazırlanıyordu... ki, birdenbire, arkası bana dönük durumda olan saçsız adam elini yanlara açmak suretiyle bir şey izah etmeye girişti. ve tepsideki tüm yemekler adamın üzerine boca oldu. bunda benim bir kabahatim olduğunu sanmıyorum. beklenmedik bir hareketti bu. karşısındakiler de beklemiyor olacak ki şaşkınlıktan donakaldılar.
ciddî anlamda endişelenmiştim. bu beklenmedik hareket sonucu, normale dönmeye çalışan kalp atış ritmim, alışılmadık derecede anormalleşti. taşikardi nöbetimin geldiğini anladım. bu nöbeti savmamın tek yolu, sırt üstü bir yere uzanıp derin bir nefes aldıktan sonra, kesik kesik öksürerek, ciğerlerimdeki havayı dışarı bırakmaktı.
ölüme en çok yaklaştığım anlar, hep bu nöbet anlarıdır. zaten kalp, bildiğim kadarıyla, dakikada 300 civarı atışta fibrilasyona giriyormuş ve kurtulmak mümkün değilmiş. taşikardi nöbetlerimde ise bu sayı 240'ı aşmaktaydı.
adam elbiselerinin derdine düşmüştü, doğal olarak. üzerindeki kıyafeti toplasak benim iki maaşım ederdi, diye tahmin yürütebilirim. müşterinin her durumda -böyle beklenmedik hareketlerde bulunmaları da dahil- haklı oldukları genel kanısı yaygınken, ve bu adam sinirden köpürmek üzereyken, hatanın kendisinde olduğunu belirtmem, bu güzel restorana veda etmem demekti.
"af edersiniz efendim, istemeden oldu" diyiverdim. takdir edilir ki, bu durumda söylenecek pek de sözcük yok sözlüklerde. daha çok köpürdü:
"bir de, isteyerek yapsaydın! ukâla seni!"
"fakat efendim, iki kolum doluydu ve her zamanki rutin işimi yapıyordum. kolunu aniden iki yana açan sizdiniz" dedim, mecburen.
burada bir parantez açmak istiyorum. o kişi, yediği yemeklerin parasını veriyor diye, kendisine servis yapan garsonu, roma dönemindeki köleler gibi satın aldığını sanmıyor mu, en çok ağırıma giden, kaldırmamın mümkün olmadığı yaklaşım budur.
evet, insanlara hizmet etmek aslî işimiz bizim. fakat unutulmamalı ki, müşterinin de birtakım yükümlülükleri var. olmalı. aksi durumda, bizim köleden farksız olduğumuz ve aslında yemeğin pahalı oluşuna bizim, bedenimizle katkı yaptığımız neticesi çıkar ortaya. ki, bunu söyleseniz, patronlarımız dahil, hep bir ağızdan reddederler.
sen bana para veriyorsan, ben de sana hizmet ediyorum. hizmet etmek, bütün kusurları, bütün sorumluluğu otomatikman kabul etmek demek değildir.
ben bu savunmayı yapınca kan beynine sıçradı. spot ışıkları yansıtan saçsız başı sinirden kırmızılaşmış, birbiriyle kesişen damardan yollar belirivermişti. kafesine fıstıkiçi yerine fıstık kabuğu atıldığını el yordamıyla tespit eden bir goril gibi kükredi:
"ben buraya bu küstahlık için mi para yağdırıyorum?! benim buradaki bir öğünümle sen bir maaş alıp evine ekmek götürüyorsun efendi!"
yutkundum. kalbim, yerinde durmuyordu. en son lisede, yanımdaki arkadaşımın kafası kamyonun dikiz aynasına takılıp uçuverince böyle atıyordu sanırım. etraftaki yarı yumuk gözler, bu heyecanlı çıkışın ardından meraklıca bize yönelmişti. alt kattaki şef garsonların ve işverenimizin merdivenlerde olduğunu tahmin etmek için vasat bir zekâ yeterliydi.
bu tartışma bir oyundu ve oyunun kurallarını bu beyfendi belirlemişti. birinci kural, sesini duyurman için bağırman gerekiyordu. kurala uydum:
"bakın beyfendi. buraya ne kadar para akıttığınız benim sorunum değil. ben, burada işimin gerektirdiği bütün özeni göstererek size yemek hizmeti sunmaya çabalıyorum. ama görüyorum ki, verdiğiniz para ile ne bu hizmeti ne de yemeği aldığınız kanısındasınız. siz, verdiğiniz para ile beni satın aldığınız yanılgısına düşmüşsünüz. sizin karnınız açtı, buraya geldiniz. sizin karnınızı doyurabilirdik. fakat şimdi görüyorum ki, sizin aç olan tek organınız mideniz değil. sizin gözünüz de aç!..."
araya girmeye çabalasa da artık kendimi kaybetmiştim. etraftaki herkesin söylediklerimi dinliyor oluşu, sesimin kesilmesini önlüyor, bana güç katıyordu:
"göz mideden büyüktür ve aç bir gözü doyurmak, ne yazık ki restoranların iştigal alanına giren bir problem değil."
önce, etraftaki insanlara bakındı, sonra kendi masasında oturan iş arkadaşlarına. herkes bana hak vermiş gibi görünüyordu. hiçbir şey söylemedi bu sözlerimin üstüne. hatasını anladığını sandım. yanıldığımı, ertesi gün işe gittiğimde elime tutuşturulan kâğıt parçası gösterdi bana. kovulmuştum.
demek, güçlü bir adammış. demek, tek güç para imiş. varsın, olsun. bu türden insanların şeref anlayışına göre şerefsiz olmak, benim için şereftir!"
Kaydol:
Yorumlar (Atom)